Bazen bir milletin tarihini kitaplar değil… kadınların sessiz adımları anlatır.
Benim büyük büyük annem, Milli Mücadele yıllarında beş oğlunu cepheye uğurladı.
Hangi cephede olduklarını bilmiyordu.
Yaşıyorlar mıydı, bilmiyordu.
Bir gün cepheden bir haber geldi.
En küçük oğlu şehit düşmüştü.
Aynı gün genç gelinini de toprağa verdi.
Ama o, yas tutmak için yere çökenlerden değildi.
Ertesi gün sırtına cephaneyi yükledi.
Bir elinde iki yaşındaki kızının küçücük eli vardı.
Ve artık ezbere bildiği cephe yollarına yeniden çıktı.
Yaşlı bir kadının adımları…
Yanında bir çocuğun küçük adımları…
Sessiz.
Güçlü.
Gururlu.
Cumhuriyet kazanılana kadar o yolları yürüdüler.
Bu hikâye yalnız bir ailenin hikâyesi değildir. Anadolu’nun ateşten günlerinde binlerce kadın
sırtında mermi taşıdı. Aç kalan askere var olan iki lokmayı taşıdı. Üşüyen askere çorap, çarık taşıdı. Onlar erkeklerin gözlerindeki fer sönmesin diye acılarını içlerine gömdüler.
Şimdi soruyoruz: O kadınların torunlarına bugün nasıl kıyabiliyorsunuz?
Şimdi diyoruz ki: “Vatan toprağını, ana gibi, yar gibi, evlat gibi kucaklayarak yatan şehitlerimizin evlatları değilseniz bastığınız bu topraklar size haramdır. “
Sevgili dostlar, arkadaşlar…
Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Ama ben kutlama istemiyorum.
Kadınlarımızı, kız bebeklerimizi ve çocuklarımızı daha yaşarken öldürenlere; onların haykırışlarını duymayanlara, çaresizliklerini görmeyenlere ve bunu hak sanıp kadınların gözlerindeki ışığı söndürenlere sesleniyorum:
Eğer siz, bu vatan toprağını ana gibi, evlat gibi, yar gibi kucaklayıp yatan şehitlerin evlatları değilseniz…
Bu topraklar size haramdır.





